9 Ocak 2016 Cumartesi

EL, EL AYASI, YÜZÜK, PARMAK, DUDAK, ALIN, GÖZ , YÜZ, SAKAL, AYAK ÖPME

 

"ÖPME"NİN TARİHİ...

İslami abdest edimlerinde arındırılan , “ağız”, “diş”, "el-kol”, “ayak”, “kulak”, “göz” gibi organların tümü eski toplumda sunulan adak organlarıydı.

“Abdest”te arındırılanların bunlar ve eski damga alanları olduğu, daha önceki çalışmalarımızda az çok açıklığa kavuşturulmuştur.

Dinsel edim ve dinsel ceza olarak saç kesme ve kesmeme veya başın “dörtte biri”ni mesh gibi, anlamı giderek karışmış uygulamaların gerisinde, işte bu eski “adak organları” ve damga alanları bulunuyordu. Diyelim ki, saygısal el öpme davranışında, elin öpülen kısmı (sağ el üstü veya sol el içi vb.) ve bu kısmın alına götürülüp temas ettirilmesi de, bu “damga”larla ilişkili olmalıydı. Arındırılan bu organlar çok somut olarak ortak bir düzeneğe göre "sağ" veya "sol"da yer alacak şekilde ayrıştırılmış eski toplum birimlerin "el", "ayak", "göz", "kulak", “dil”, “dudak”, “diş” gibi adak organlarıydı ki, bunları, eski yasaların sonraki ceza hükümlerin de kesilen, koparılan, oyulan organlar olarak buluyoruz.

                                                              ***

Her totem hayvan-bitki, o dönemin her insanının bağlı olduğu bir ayraç-belirlenim grubu oluşturuyordu.

Birey, bu toteme bağlı olarak doğar ve bağlı olarak da ölürdü. Bundan kurtuluş olmasın diye, onun alnına, başına, vücuduna damgalarla, döğmelerle, dağlayarak "totem belgileri" konuluyordu. MÖ. 1750'li yılların Hammurabi yasasında saçlar arasına basılan kölelik belgisinin (alın kısmında, Müslümanların mesh ettikleri bölgede, Musevilerin Kippa ile gizledikleri bölgede, takke ile gizlenen kısımda, alında bir "damga" bulunuyordu. Takke düşünce, görünen ve ortaya çıkan aslında bu bakımdan sadece "kellik" değil; kel edilerek iyi görünmesi sağlanan damga türüdür; ilgili kişinin hangi totem birime bağlı olduğunun belgisidir.

Müslüman şahıs, abdest alırken, başın sadece bir bölgesini mesh etmekle sorumludur. İşte o bölge, eski Müslüman toplumun ön atalarının damga bastırdıkları bölüm olmalıdır. Benzer şekilde, öpülen elin alna götürülmesinde de, el üstündeki totem döğmesi-damgası öpülür (o totemden sembolik olarak yenilmiş olur) ve kişi o damgayı kendi alnındaki damga ile buluşturmuş; ittifakını sağlamış olur. Cinsel olmayan öpme ne kadar bol ise, o toplumda yeme-içme ziyafet kültü o kadar çoktur. Bunun tersi de tam olarak gerçektir.

***

Yemek sırasında “bıçak”, “çatal” kullanma yasağı ile “ölen şahsın karnının üzerine” (güya ağırlık yapsın da vücudu şişip patlamasın diye...) “bıçak / makas” koyma “adeti” arasında doğrudan bir bağ vardır. Yemek sırasında sadece elleri kullanma ile “kutsal çiğ köfte” yemek arasında da doğrudan bağ vardır.

Su içerken kap kullanmaktan sakınmak ile Mardin/Urfa yöresinin eski gezgin çoban toplumlarının adetleri arasında da doğrudan bağ olmalıdır. Su veya şarap/rakı içerken özel bir “saki/ saka” kullanımı öngören Alevi/ Bektaşilik geleneği ile, şeffaf/kristal olmayan bir kaptan içmesi yasak Musevilik geleneği arasında da bir bağ vardır...Sağ eli, sağ kulağı, sağ’dan kalkmayı sevap kabul eden uygulama ile sağ elle yemeyi sevap kabul eden uygulama arasında da bağ vardır...

Masa kullanmak veya kullanmamaktan, belli günlerde çiğ veya kebap veya haşlama yeme-me-ye, belli yiyeceklerden yeme veya yememeye kadar geniş bir alanda, sonraki nesillere “adabı muaşeret” şeklinde ulaşan uygulama veya alışkanlıkların kökeni, eski toplumun ayrıştırılmış yeme/içme genel kurallarına dayanır.

İslami yemek tarzı anlatımlarındaki kuralları da, bizler ancak bu çerçevede “anlayabiliriz”. Bu, günümüz ölçüleri bakımından bu İslami kuralların saçma sapan şeyler olduğu gerçeğini yadsımak demek değildir. Biz sadece onun tarihsel arka planını anlar ve kaynaklarını da, son derece bilimsel objektivite içinde ele alıp yansıtabilme gücüne sahip olduğumuzu; “ ... bir takım hurafeler...” kurtarıcılığına sığınmadığımızı göstermiş oluruz, vb...

“Şeyhe dokunma” veya “eline eteğine yüz sürme” edimlerinin veya Muhammed'in abdest suyu artığını içip yalamanın “hikmeti” gibi konular da aynı kapsamdadır ve ilgili toplumun geçmiş dönemde kutsal kişilerini yeme/tüketme biçimlerine ilişkin bilgi verirler. Anımsayalım ki, Hıristiyanlık bakımından, İsa'yı İsa kılan, İsa'yı tanrı kılan edimi, onun “et ve kanını”, ötekilere, 12 havarisine, ve bu havariler aracılığıyla da bütün “insanlık”a sunmasıdır. Tarihteki İsa'lar, bildiğimiz Nasıralı İsa'dan binlerce yıl evvelden beri vardılar.

Diyelim ki, homoseksüel, tarımcı, çapa kullanıcı, çapa kullanmada uzman, kazma ile sembolize edilen tarihteki Enkidum, Enki’nin oğlu, fallusunu kesip atmış “homoseksüel İsa”lardan birisi iken, onunla yatan Gılgamış ise bir başka toplum birimin “İsa”sı idi… Eski dönemin kutsal şahsiyetleri, temsil ettikleri topluluk üzerindeki etkilerini, nedensiz olarak elde etmemişlerdir; en büyük etkiyi sağlayan kutsal şahış, kendini en çok o topluma vakfeden olarak şekillenir. İsa'nın bir nolu özelliği de, onun kendini "İnsanlık"a vakf etmesi, etini ve kanını onlara yedirip/içirmesine bağlıdır...

Mezopotamya toplumlarındaki “kişiye tapma” kültünün en öneli yanını da bu nokta oluşturmaktadır...

Demek ki, eski toplumun “Kerevet /Divan” üzerinde yemek türünden, Ölü Yemeği veya Düğün Yemeğine; kurban tüketme biçimlerinden, selamsal öpme ve dokunma tutumlarına değin, bütün bir davranışlar dizgesi, her şeyden önce eski toplumun son derece ayrıştırılmış yiyecek düzeninde anlam bulur. Aşağıdaki metinler, bu temelde yeniden okunduğunda, son derece farklı sonuçlara ulaşılabileceğini düşünüyoruz...
                                                                    ***


 
Dudak Pis... Alın Mis - Alın Pis... Dudak Mis!

CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu, "alından öpme" bağıntısında, geçenlerde şöyle demişti:


''Recep Tayyip Erdoğan'a soruyorum: Gazze'ye yardım götüren gemilere Türk savaş gemileri nereye kadar refakat edecek Gazze Limanı'na kadar mı, yoksa uluslararası sularla mı sınırlı kalacak Gazze Limanı'na kadar gidecekseniz seni alnından öpeceğim.''

R.T. E, Kayseri'de, kendisi için 'Gazze'ye gemiyi götürürsün alnından öperim' diyen CHP lideri Kılıçdaroğlu'na "Senin o kirli dudaklarını o tertemiz alnıma sürdürmem" diye yanıt verdi.

R.T.E, Kılıçdaroğlu'nun dudaklarıyla alnını öpemeyeceğini, çünkü Kılıçdaroğlu'nun "dudaklarının pis olduğunu" söyleyince, Kılıçdaroğlu buna kırıldı. Verdiği yanıtta; "Benim dudaklarım temiz, senin alnın da elin de pis' diyerek olayı noktaladı.

Fakat bu arada, eski kardeşi Kaddafi'nin ülkesine giden R.T.E, orada bir müslüman kardeşine alnının tam orta yerinden öptürttü... Alnının uygun yeri, dudağın hizasından sağa-sola kaymasın diye, Libyalı müslüman, eliyle R.T.E'nin "kafasını" (İslami jargona daha uygun ama biz "kellesini" demiyoruz) tam güvene almak için el desteği sağladı ve o "tertemiz" müslüman dudağını, R:T.E'nin "temiz mi, kirli mi, tertemiz mi" olduğu tartışılan alnına şap diye yerleştirdi..

R.T.E'nin huşu içinde göründüğü fotoğraflarında, alnında herhangi bir "kir" veya "kara" görünmüyor... Ama, Kılıçdaroğlu'nun ithamı, içimize kurt düşürdü bir kere...

Tüm bu gelişmeler olurken, gayet sessiz vaziyette durumu izleyen ve "vatandaş" sıfatı taşıyan "sessiz topluluk" içindeki bir bölüm insan belki şu soruları ve yanıtlarını düşünmüştü:

- Kılıçdaroğlu, bir başarı karşısında tebrik etmek için, neden ille de Tayyip'in "alnından öperim" demiş ve "alnını" hedeflemişti?

- "İki yanağından öperim" diyebilirdi..
- "Gözlerinden öperim" diyebilirdi..
- "Elinden öperim" diyebilirdi...

Hatta bu "öpme"li işlere son verip, sadece "tebrik eder, ellerini sıkarım" diyebirdi...

"Seni başımın üstüne oturturum..."da diyebilirdi...

Bunları da bir yana bırakıp, "sen gemileri Gazze'ye kadar götür, gel ciğerimi ye!" de diyebilirdi...

"Sen de o yürek var mı, göreceğiz" tonunda kışkırtabilirdi...

Fakat Kılıçdaroğlu takmış bir defa "alnından öpmeye"...
"Alın" diyor, başka bir şey demiyor...

Peki o zaman soralım bizler de:

"Ne var o alında ki, Kılıçdaroğlu tebrik etmek için ille de o kısmı, yani "kaderin yazılı olduğu" denilen alını öpmek istiyor?"

"Ne var o alındaki, Müslüman Libyalı iki dudağını tam o alının orta yerine bastırıyor?"

Sakın o yer, Müslümanların yazıldığına inandıkları "kader"in belirlendiği bölge olmasın?

Sakın, bu öpme edimleri, "o güzel veya kara kaderler"le ilgili olmasın?

Anlaşılıyor ki, öpülen alın derisi, "alın derisinin temizliği" değildir gerçekte.

Öpülen ve öpülmek istenen, artık uygulamasından yüzlerce yıl önce vazgeçilmiş olan ve alına vurulan "kader damagası" simgesidir...Bu simgenin bizzat kendisidir.

Eğer, R.T.E Gazze çıkarmasında başarılı olsa idi, Kılıçdaroğlu, Tayyib'in alnını öperken, gerçekte, Tayyib'in alnına vurulmuş olduğu varsayılan ve R.T.E'nin bir toplum birime aidiyetini ifade eden simgeyi, onun bağlı olduğu totemi kutsamış, tebrik etmiş olacaktı.

Bir alın öpme işi çıkardılar!
Tarih önümüze serildi...
 


 
PAPA'NIN ELİ DEĞİL, YÜZÜĞÜ ÖPÜLÜYOR

İtalya'da saygı ifadesi amaçlı el öpme eylemine "baciamano" adı veriliyor. 'Baciamano'ya, İtalya kökenli bir adet olduğu için, Katolik dünyasında sıklıkla rastlanıyor. Katolik adetlerine göre, Papa'yla yahut bir kar
dinalle, hatta bunlardan daha alt seviyedeki bir "yüksek rütbeli" din adamıyla biraraya gelen kişiler; din adamının elindeki yüzüğü öpüyor. Bu yüzük öpme eylemine bazen de, daha büyük bir saygı ifadesinde bulunmak amacıyla, sol dizin üstüne çökme hareketi eşlik ediyor. Öte yandan Amerikalı din adamlarının 'baciamano'dan hoşlanmadığı biliniyor.

Papa'nın resmi protokol kurallarına göre, ziyaret esnasında Katoliklerden Papa'nın sağ elini alıp bu eldeki yüzüğü öpmeleri isteniyor. Katolik olmayanlardan ise yüzüğü öpmeleri istenmiyor, bunun yerine Papa'nın sağ eliyle tokalaşmaları talep ediliyor.

El öpme eylemi; Balkan, Anadolu, Ortadoğu ve Kafkas coğrafyasında yaşlılara saygı ifadesi olarak anlamını buluyor. Bu coğrafyada yaşayan farklı halklardan insanlar; ister Müslüman, ister Hristiyan, isterse başka inançlardan olsunlar; yaşça büyük olanlara hürmetlerini göstermek amacıyla öptükleri eli alınlarına götürüyorlar.

MÜSLÜMANLIKTA EL ÖPME MEKRUH MU?

El öpmenin Müslümanlıktaki yerine ise İmam el Navavi'nin eserinde şöyle değiniliyor: "Erdemli insanların ve büyük alimlerin elini öpmek müstehaptır. Bundan başkalarının elini öpmekse mekruhdur. Sakalsız insanların eli öpülmemelidir. Eğer bir insan bir başkasının elini, o kişinin dünya nimetlerinden çekilmişliği, erdemliliği, bilgeliği ya da tevazusu, yahut dine bağlılıkla alâkalı bir diğer özelliğinden ötürü öpüyorsa; bu mekruh değildir. El öpme bu gibi durumlarda müstehaptır, zira Ebu Ubeyde de Hz. Ömer'in elini öpmüştür. Ama eğer ki o insanın elini zenginliği, müreffehliği, üst düzey rütbesi ya da bu dünyadaki insanların gözündeki statüsünden dolayı öpüyorsa; o zaman bu son derece mekruhtur.
http://www.ntvmsnbc.com/



 Her ikisi de artık hayatta olmayan Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, Papa 2. Jean Paul'ün yüzüğünü öpüyor. Arafat, Hristiyan Filistinlilere yakınlığını göstermek için her sene Beytüllahim'deki Nativitas kilisesinde düzenlenen Noel törenlerine katılırdı.
                                                 http://www.ntvmsnbc.com/id/25075824/



                                  Yeltsin'den dudaktan öpüşme kararnamesi

SSCB'nin ünlü lideri Leonid Brejnev ile Doğu Alman lideri Eric Honecker'in başını çektikleri ‘komünist liderler arasında dudaktan öpüşme’ geleneğinin Rusya'da hala devam ettiği ve Yeltsin'in gizli bir ‘öpüşme’ k
ararnamesi yayınladığı ortaya çıktı.

Fıkralara da konu olan, eski komünist liderlerin bu samimiyet göstergesinin, SSCB'nin dağılmasının ardından yok olduğu sanılırken, Rusya'nın önde gelen gazetelerinden Nezavisimaya'nın muhabiri geleneğin hala korunduğuna bizzat tanık oldu.

Başbakan Viktor Çernomırdin'in bir taşra gezisi sırasında, bölge valisi Çernomırdin'i dudaklarından öpmek istediğini gören gazeteci gezi sonrası Kremlin'e başvurdu ve yetkililerin karşılaştıkları zaman birbirlerine nasıl davranacaklarını düzenleyen bir metin olup olmadığını sordu. Kremlin yetkilileri muhabire, Yeltsin'in bu konuda bir kararnamesinin bulunduğunu, gizli olduğu için kararnamenin kopyasını veremeyeceklerini, ama isterse gelip metni okuyabileceğini söylediler.

Nezavisimaya muhabiri, metni okuduktan sonra aklında kalanları, gazetesinin birinci sayfasında şöyle sıralıyor:

Madde 19 - Yanaktan öpücük: Üst, ast ile karşılaştığı zaman, onu takdir etmek istiyorsa, yanağından öper. Ast, böylece kendisinden şikayetçi olunmadığını da anlamış olur.

Madde 20 - İki yanaktan öpme: Üst, asta moral vermek ve kendisini teşvik etmek istemektedir.

Madde 21 - Dudaktan bir öpücük: Görevlinin pek yakında terfi edeceği anlamına gelir.

Madde 22 - Dudaktan iki öpücük: Sadık astlar bu şekilde öpülür; sadakatin devamının ve daha da artmasının beklendiği mesajı verilir.

Madde 23 - Dudaktan üç öpücük: İki üst düzey görevli, karşılaştığı zaman bu şekilde öpüşür. Ama öpme hamlesini, kıdemli olan yapar.

Madde 24 - Dudaktan üç öpücük ve sırtın sıvazlanması: İki görevli eşit pozisyonlardaysa, bu madde hükümleri uygulanır.

Kararnamede, yetkililerin birbirlerine hastalık bulaştırmaması için alınan önlemler de yer alıyor. Bu konuları düzenleyen komisyonda, zührevi hastalıklar uzmanları da görev yapıyor.




Leonid Brejnev..
Edward Gierek...
6 Ocak 1913, Polonyalı..1970-80 arasında, Polonya Birleşik İşçi Partisi'nin (PZPR) birinci sekreteri...




 
 






Bilhassa, İslamın “hak mezhepleri”nin bu alandaki farklı uygulamalarının dikkatlice tahlil edilmesi gereklidir. Burada, özellikle Alevi-Bektaşi inanç mensuplarının "hayır, biz yıkanırız, temiziz" vb. gibi bir savunma içine girmeleri kadar hatalı bir tutum olamaz. Ateş tapımcısı topluluklarda, yani arınma aracı olarak “ateş”i kullanan ön toplulukların erken dinsel edimlerinde "su" kullanımının olmaması çok doğaldı ve bunun, şimdi anlaşılan anlamda "pis"likle herhangi bir ilgisi bulunmuyordu. Erken Akado-sammaru ilahilerinde, ateş tapımcısı topluluklar bakımından önemli dini şahsiyetlerin "eline ayağına su değmeyen" olarak tanımlandığını ve bunun olumsuz bir tanıtımın değil, tersine yüceltme hedefli bir tanıtımın formülü olduğunu görüyoruz. "Ateşin suyla söndürülmesini günah addeden" inanç bakımından böyle bir değerlendirme normu tamamen anlaşılırdır.
http://toplumvetarih.blogcu.com/abdestlerin-kokeni-1/3176523



 
                                                 GILGAMIŞ DESTANI

Gılgameş:

"Erkekler O (Enkidu)'nun ayaklarını öptüler ve ben, o bir karıymış gibi, üzerinde ondan zevk aldım..."

                                                           ***

Üç Dinde (Çıplak) Ayak Kültü Ve Ayak Kutsaması...

Tanrı (Musa'ya), “Fazla yaklaşma” dedi, “Çarıklarını çıkar. Çünkü bastığın yer kutsal topraktır.


Eski Ahit: Mısır'dan Çıkış 3:5

-------------------

RAB`bin ordusunun komutanı, “Çarığını çıkar” dedi, “Çünkü bastığın yer kutsaldır.” Yeşu söyleneni yaptı.

Eski Ahit: Yeşu 5:15

Muhammed'in "kutsal sakal kılı ile çarığı"!
http://toplumvetarih.blogcu.com/uc-dinde.../12972682...







Şeyhe dokunmak için birbirini ezdiler

ŞANLIURFA'nın Viranşehir ilçesinde, dini dernekler tarafından okutulan mevlit sonrasında verilen ve yaklaşık 3 bin 500 kişinin katıldığı yemeğe katılan Nakşibendi Tarikatı'na bağlı olduğu söyleyen Şeyh Muhammet Al
i Arslan'a dokunmak isteyen müritler izdihama neden oldu.

Mevlit Kandili dolayısıyla ilçedeki dini dernekler tarafından akşam namazının ardından Kemal Veysi Tepret Camii'nde Mevlid-i Şerif okutuldu. Mevlide, Nakşibendi Tarikatı şeyhlerinden olduğu söyleyen Ceylanpınarlı Muhammet Ali Arslan ile aralarında müritlerin de bulunduğu yaklaşık 3 bin 500 kişi katıldı.

Muhammet Ali Arslan, mevlidin ardından cami bahçesinde düzenlenen yemeğe katılmak için camiden çıkarken, kendisine dokunmak ve elini öpmek isteyenlerin oluşturduğu izdihamın ortasında kaldı. Şeyhe dokunmak ve elini öpmek isteyen müritlerin cami bahçesinde oluşturdukları izdihamda, bazı kişiler ezilme tehlikesi atlattı. Görevlilerin araya girmesiyle şeyh izdihamın arasından güçlükle çıkarılarak, daha önceden belirlenen bir yere götürüldü.

Şeyh, kendisine ikram edilen ve yöresel tatlı Zerde'nin de bulunduğu yemeği yerken; müritleri ise, bu kez yemek alabilmek için birbiriyle yarıştı. 68 yaşındaki şeyhin, Viranşehir ve Ceylanpınar ilçelerinde yaklaşık 5 bin müridinin bulunduğu ileri sürüldü.



Kastamonu'da Şeyh Şabanı Veli camisinde, gece 24 e kadar Muhammed'in sakal'ı şerif'ini, sakalından bir kılının olduğu cam tübü, öpmek isteyenler kuyruk olmuşlar...









'Ayaklarını öpmekten haz aldığım hocam'
http://toplumvetarih.blogcu.com/ayaklari-opulen.../10144636




Le pape Benoît XVI répète le rite du lavement des pieds

Cité du Vatican, le 21 mars 2008 - (E.S.M.) - Hier après-midi, à 17h30, le pape Benoît XVI a célébré dans la Basilique Saint Jean de Latran la Messe In Cena Domini. Pendant le rite le Saint-Père
, en refaisant le geste de Jésus, a lavé les pieds à 12 prêtres du diocèse de Rome, « un geste qui enlève la saleté et la fausseté », a-t-il dit.
http://eucharistiemisericor.free.fr/index.php...











 
 
 
 
 

8 Ocak 2016 Cuma

'Kaba Ateizm'e Karşı Mücadelenin Önemi!

Aydınlanmacı kaba ateizme karşı mücadele edilmeden dinsel gericiliğe karşı mücadele başarıya ulaşamaz...

'Bilimsel Ateizm' ile 'Kaba-Vülger Ateizm'in Temellerini Ortaya Çıkaralım...

- "Dinin kaynağı" olarak 'cehalet', 'hayaller', 'korkular' ve bilgisiz insanlığın dünyayı açıklama gereksinimi" vb. biçiminde ortaya konulabilir mi?

Dinlere karşı mücadelede kalıcı başarılar elde etmek için bu soruları derinlemesine yanıtlamaya çalışmak gereklidir.

Her dini ritüel veya yaklaşıma 'masal', 'hurafe', 'cehalet', 'pagan kalıntısı' vb. demenin bir adım ötesine bile geçmeyi becerememiş olanların, bilimsel ateizm ve insanbilim alanında diş kovuğunu dolduran açıklamalar yapamıyor olmaları hiç tesadüf değildir.
 

                                            ***







6 Ocak 2016 Çarşamba

Allah'ın 'İsim'le İlişkileri....

Müslümanların Allah'larının "isim" konusuyla ilgisi çok ilginçtir:

Anımsanacağı gibi, “Âdem Yaratılınca”, tanrı ona, öteki yaratılmışları 'adı ile çağırması' talimatını vermişti. Âdem de onları 'adı ile çağırmış'tı.

Gerçekte bu “ad veriş”, toplulukların, onların temsilcilerinin, içeriği belirlenmiş hak ve görevlerinin de tanımıydı. Âdem, olmayan bir şeye ad vermiyor, olanı sınıflıyor; görev ve haklarını belirleyen bir kavramla tanımlıyordu. Bu sonradan 'yaratılış' diye yorumlanmıştır.

Bu bakımdan "ad verme", en eski Mezopotamya ilahilerinde, "Yerin adı yoktu", "Göğün adı yoktu".... mısralarından itibaren "tanımlanamamış" olmanın çözümü olarak var olmuştur.

Marduk'un "ad"landırılmasından Oğuz Kağan'a ad verilmesine kadar, "ad" vermeyi, yok olanı yaratma anlamında değil; var olanı tanımlama, sınıflama, yapılandırma anlamında ele almamız gereklidir.

Müslümanların "Allah odur ki, ondan başka ilah yoktur" tanımları arasında dolaşmaktan, "ilahların ilahı" tanımı arasında gezinmekten başka yapabilecekleri bir iş yok.

Atei
stler bilimsel alanda ilerledikleri sürece, konuları tarihsel ve toplumsal temellerine oturtarak açıklama yeteneğine erişeceklerdir.


 
                 Tanrılardan Tanrı'ya, Allahlardan Allah'a geçiş süreci

İslam’ın Allah’ının, daha doğrusu Allah kavramının, özel bir ad, tanım olup olmadığının inceleme çalışmasını, eski toplumun dinlerinin toplumsal bir sürece bağlı olarak gelişimine ve İslam'daki birçok uygulamaya bağlayarak ele almak gereklidir. Tek başına bir etimolojik inceleme veya "İslam’ın ötekilerden bir aşırması" gibi motiflere bağlanmış “açıklama”lar bizim tarzımız değildir.

1997 Aydınlanma Konferansının katılımcıları, siyasal İslam’ın gelişmesi karşısında, politik amaçlarla çok fazla meşgul oldukları ve tarihsel verilere yaklaşım tarzı konusunda genel olarak sorunlu bir bakışa sahip oldukları için, dinlere, eski “aydınlanmacılık” akımlarının öğretisi temelinde yaklaşıyorlardı.

Daha geçen gün, katılımcılardan şimdiki Agnostik Türker Alkan, yeniden Russell’lere başvuru yaparak bu özelliğini göstermiştir. (Radikal'de Üç Yazar ) Bunca zamandır, Türkiye’de, eski toplumun farklı öldürme biçimleri ile dinsel-kutsal eski cezalandırma biçimleri arasındaki paralelliklere dikkat çekiyoruz. Hammurabi yasalarında, bir çok hükümde “ölüm cezası” yer alıyordu ama, bu ölüm cezalarının yerine getirilme biçimleri “ateşte yakma”, “kazığa geçirme”, “nehire atma” gibi, birbirinden tamamen değişik yöntemleri kullanıyordu. Temelsiz bir agnostizmi, ne şiş yansın ne kebap havasında yazmaya devam eden sayın Türker Alkan, üstelik akademik bir hüviyet de taşıdığına göre, bu konuları da incelemek istiyorsa,otursun, Hammurabi ve eski yazılı yasalarda, “İkiye ayırma”, “ateşe atma”, “nehire atma”, “kazığa geçirme” gibi farklı ölüm cezalarının eski dinlerdeki kurban sunum biçimleriyle ilgisini araştırsın, daha makbule geçer.

Bizim, ilgili kamuoyunun bilincine çıkardığımız ve muhtemelen onları okuyan ve yazılarında kullananların yapmaya çalışmaları gereken bu olmalıdır.

Buna karşılık Türker Alkan, “Gerçi yakarak, derisini yüzerek, kemiklerini kırarak, çarmıha gererek, kızgın yağda kızartarak, hayvanlara parçalatarak.. adam öldürme eski çağlarda dünyanın hemen hemen bütün kültürlerinde görülen uygulamalardı” diyerek, bir şey söylememiş olmanın söylemini sürdürmeyi yeğliyor. Aynı gazetede köşe arkadaşı Murat Belge’lerin yöntemini benimsemek kendisine fazla bir şey kazandırmaz.

“Eski Çağlar”da, sözünü ettiği öldürme biçimleri, “ hemen hemen bütün kültürlerinde” aynı anda, bir arada görülen uygulamalar haline, belki zamanla gelmiş olabilirdi ama, kaynakları bakımından, her bir öldürme biçiminin, her farklı toplumun, kurban sunum biçimine ait olarak şekillenmiş olduğunu, ortaya çıkarmış durumdayız. Türk geleneğinde “boğma” veya “kemiklerini kırarak öldürme” kurbanın kanını dökmeme motifini temel alırken, İslami kurban sunumda, başın koparılması ve kan dökme, hem sonraki idam biçimlerinin şeklini belirler ve hem de İslami kurban sunum ( ve “halal et”!) biçiminin şekli idi.

Buna karşılık Musevi Fısıh’ında, hem kurbanın hiçbir uzvunun koparılmayacağını, hem kazığa geçirileceğini ve hem de mutlaka ateşte kebap edileceğinin yazılı olduğunu görüyoruz.

Bu farklı metotlar, hiç de sonraki toplumların özel olarak “biz bu öldürme yöntemlerini tercih edelim” diyerek kararlaştırılmış metotlar değildi. Fransız giyotini, Osmanlı darağacı, Suud kılıcı, hiçbir şekilde, tesadüfen veya bir takım adamların “insanı böyle öldürelim” diyerek kararlaştırdıkları ceza biçimleri olarak ortaya çıkmamışlardır.

Gelgelelim, eski tarih hakkında, eski toplumun ilişki ve örgütlenme biçim ve kuralları hakkında, dolayısıyla eski dinleri hakkında sağlam bilgilere sahip olmayan Türker Alkan’ların dayanakları, eski “Aydınlanmacı”lığın düşünsel önderleri olmaya devam etmektedir. Bu nedenle de Türker Alkan, eski dinler hakkında son derece sığ birisi olan Bertrand Russell’lerden alıntıyla fikirlerini güçlendirme yolunu benimserler:

“Televizyonun, radyonun olmadığı bir çağda idamlar bir tür kitlesel eğlenceye dönüşüyordu. Bertrand Russell cadı yakma törenlerinden söz ederken "Ortaçağda insanların canı sıkılıyordu" der, "köylerde, kasabalarda hiçbir önemli ve heyecan verici olay olmadan yıllarca yaşayıp gidiyorlardı. Arada bir yakılan bir cadı insanların ilgisini çekiyor, günlerce konuşacağı dedikodu malzemesi sağlıyordu."

Buna eski tarih, eski din, eski toplum aktarım tarzı denilip denilemeyeceğine artık, okur karar verecek…

Bertrand Russell’lerin bu tür fikirlerinin babaları da, elbette önceki “aydınlanmacılık” önderleridir. Bizim Turan Dursunlarımızın, Erdoğan Aydınlarımızın, Erol Severlerimizin dayandığı Voltaire’ler, J.J. Rousseau’lar, eski dinleri, tanrıları, peygamberleri, eski kuralları, toplumların bir takım “tasarımları”, “kurgu”ları olarak ele alırlar. Bu nedenle “Yaratılış anlatımları”nda tarihsellik ve toplumsal ilişki düzeni keşfedemezler.

Aydınlanma konferans katılımcıları, öyle anlaşılıyor ki, dinlisi ve dinsizlisiyle birlikte, bu nedenle, “Museviliği”, tanrısal kurgulayıcıların “bir numarası” olarak görüyorlar ve bayan Françoise Baret-Decroq tarafından dile getirilmiş eski ve hatalı dogmayı, dinleri ele alışlarının merkezine oturtmaya devam ediyor olmalıydılar:

“İlk büyük monoteizm elbette Yahudiliktir.”

(Aydınlanma Konferansı'nda Françoise Barret-DECROQ )

Bu son derece hatalı bir dogmadır ve bu aşılmadan, eski toplumun gelişim süreci içinde, Rablerden Rab’be, İlahlardan İlah’a, Tanrılardan Tanrı’ya geçiş süreci yeterince anlaşılamayacağı gibi, Museviliğin neden bir dünya dini olmadığı ve olamayacağı da anlaşılamaz.

http://toplumvetarih.blogcu.com/tanrilardan-tanri-ya-allahlardan-allah-a-gecis-sureci/3291016


 
Müslüman Açıklaması...

1- Allah: Her ismin vasfını ihtiva eden öz adı. Kendinden başka ilah bulunmayan tek Allah.

Bu ism-i şerif, Cenâb-ı Hakk’ın has ismidir. Bu itibarla diğer isimlerin ifade ettiği bütün güzel vasıfları ve İlâhî sıfatları içine alır. Diğer isimler ise, yalnız kendi mânalarına delâlet ederler. Bu bakımdan Allah isminin yerini hiçbir isim tutamaz. Bu isim, Allah’tan başkasına mecazen de verilemez. Diğer isimlerinden bazılarının, Allah’tan başkasına isim olarak verilmesi caizdir.

2- Er-Rahmân: Dünyada bütün mahlûkata merhamet eden, şefkat gösteren, ihsan eden.

3- Er-Rahîm: Ahirette, sadece müminlere acıyan, merhamet eden.

4- El-Melik: Mülkün, kâinatın sahibi, mülk ve saltanatı devamlı olan.

5- El-Kuddûs: Her noksanlıktan uzak ve her türlü takdîse lâyık olan.

6- Es-Selâm: Her türlü tehlikelerden selamete çıkaran. Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden.

7- El-Mü’min: Güven veren, emin kılan, koruyan, iman nurunu veren.

8- El-Müheymin: Her şeyi görüp gözeten, her varlığın yaptıklarından haberdar olan.

9- El-Azîz: İzzet sahibi, her şeye galip olan, karşı gelinemeyen.

10- El-Cebbâr: Azamet ve kudret sahibi. Dilediğini yapan ve yaptıran. Hükmüne karşı gelinemeyen.

11- El-Mütekebbir: Büyüklükte eşi, benzeri yok.

12- El-Hâlık: Yaratan, yoktan var eden. Varlıkların geçireceği halleri takdir eden.

13- El-Bâri: Her şeyi kusursuz ve mütenasip yaratan.

14- El-Musavvir: Varlıklara şekil veren ve onları birbirinden farklı özellikte yaratan.

15- El-Gaffâr: Günahları örten ve çok mağfiret eden. Dilediğini günah işlemekten koruyan.

16- El-Kahhâr: Her istediğini yapacak güçte olan, galip ve hâkim.

17- El-Vehhâb: Karşılıksız nimetler veren, çok fazla ihsan eden.

18- Er-Razzâk: Her varlığın rızkını veren ve ihtiyacını karşılayan.

19- El-Fettâh: Her türlü sıkıntıları gideren.

20- El-Alîm: Gizli açık, geçmiş, gelecek, her şeyi, ezeli ve ebedi ilmi ile en mükemmel bilen.

21- El-Kâbıd: Dilediğinin rızkını daraltan, ruhları alan.

22- El Bâsıt: Dilediğinin rızkını genişleten, ruhları veren.

23- El-Hâfıd: Kâfir ve facirleri alçaltan.

24- Er-Râfi: Şeref verip yükselten.

25- El-Mu’ız: Dilediğini aziz eden.

26- El-Müzil: Dilediğini zillete düşüren, hor ve hakir eden.

27- Es-Semi: Her şeyi en iyi işiten, duaları kabul eden.

28- El-Basîr: Gizli açık, her şeyi en iyi gören.

29- El-Hakem: Mutlak hakim, hakkı bâtıldan ayıran. Hikmet sahibi.

30- El-Adl: Mutlak adil, yerli yerinde yapan.

31- El-Lâtîf: Her şeye vakıf, lütuf ve ihsan sahibi olan.

32- El-Habîr: Her şeyden haberdar. Her şeyin gizli taraflarından haberi olan.

33- El-Halîm: Cezada, acele etmeyen, yumuşak davranan, hilm sahibi.

34- El-Azîm: Büyüklükte benzeri yok. Pek yüce.

35- El-Gafûr: Affı, mağfireti bol.

36- Eş-Şekûr: Az amele, çok sevap veren.

37- El-Aliyy: Yüceler yücesi, çok yüce.

38- El-Kebîr: Büyüklükte benzeri yok, pek büyük.

39- El-Hafîz: Her şeyi koruyucu olan.

40- El-Mukît: Rızıkları yaratan.

41- El-Hasîb: Kulların hesabını en iyi gören.

42- El-Celîl: Celal ve azamet sahibi olan.

43- El-Kerîm: Keremi, lütuf ve ihsânı bol, karşılıksız veren, çok ikram eden.

44- Er-Rakîb: Her varlığı, her işi her an gözeten. Bütün işleri murakabesi altında bulunduran.

45- El-Mucîb: Duaları, istekleri kabul eden.

46- El-Vâsi: Rahmet ve kudret sahibi, ilmi ile her şeyi ihata eden.

47- El-Hakîm: Her işi hikmetli, her şeyi hikmetle yaratan.

48- El-Vedûd: İyiliği seven, iyilik edene ihsan eden. Sevgiye layık olan.

49- El-Mecîd: Nimeti, ihsanı sonsuz, şerefi çok üstün, her türlü övgüye layık bulunan.

50- El-Bâis: Mahşerde ölüleri dirilten, Peygamber gönderen.

51- Eş-Şehîd: Zamansız, mekansız hiçbir yerde olmayarak her zaman her yerde hazır ve nazır olan.

52- El-Hak: Varlığı hiç değişmeden duran. Var olan, hakkı ortaya çıkaran.

53- El-Vekîl: Kulların işlerini bitiren. Kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi neticeye ulaştıran.

54- El-Kaviyy: Kudreti en üstün ve hiç azalmaz.

55- El-Metîn: Kuvvet ve kudret menbaı, pek güçlü.

56- El-Veliyy: Müslümanların dostu, onları sevip yardım eden.

57- El-Hamîd: Her türlü hamd ve senaya layık olan.

58- El-Muhsî: Yarattığı ve yaratacağı bütün varlıkların sayısını bilen.

59- El-Mübdi: Maddesiz, örneksiz yaratan.

60- El-Muîd: Yarattıklarını yok edip, sonra tekrar diriltecek olan.

61- El-Muhyî: İhya eden, yarattıklarına can veren.

62- El-Mümît: Her canlıya ölümü tattıran.

63- El-Hayy: Ezeli ve ebedi bir hayat ile diri olan.

64- El-Kayyûm: Mahlukları varlıkta durduran, zatı ile kaim olan.

65- El-Vâcid: Kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan.

66- El-Macîd: Kadri ve şânı büyük, keremi, ihsanı bol olan.

67- El-Vâhid: Zat, sıfat ve fiillerinde benzeri ve ortağı olmayan, tek olan.

68- Es-Samed: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, herkesin muhtaç olduğu merci.

69- El-Kâdir: Dilediğini dilediği gibi yaratmaya muktedir olan.

70- El-Muktedir: Dilediği gibi tasarruf eden, her şeyi kolayca yaratan kudret sahibi.

71- El-Mukaddim: Dilediğini yükselten, öne geçiren, öne alan.

72- El-Muahhir: Dilediğini alçaltan, sona, geriye bırakan.

73- El-Evvel: Ezeli olan, varlığının başlangıcı olmayan.

74- El-Âhir: Ebedi olan, varlığının sonu olmayan.

75- Ez-Zâhir: Yarattıkları ile varlığı açık, aşikâr olan, kesin delillerle bilinen.

76- El-Bâtın: Aklın tasavvurundan gizli olan.

77- El-Vâlî: Bütün kâinatı idare eden, onların işlerini yoluna koyan.

78- El-Müteâlî: Son derece yüce olan.

79- El-Berr: İyilik ve ihsanı bol olan.

80- Et-Tevvâb: Tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayan.

81- El-Müntekım: Asilerin, zalimlerin cezasını veren.

82- El-Afüvv: Affı çok olan, günahları mağfiret eden.

83- Er-Raûf: Çok merhametli, pek şefkatli.

84- Mâlik-ül Mülk: Mülkün, her varlığın sahibi.

85- Zül-Celâli vel İkrâm: Celal, azamet, şeref, kemal ve ikram sahibi.

86- El-Muksit: Mazlumların hakkını alan, adaletle hükmeden, her işi birbirine uygun yapan.

87- El-Câmi: İki zıttı bir arada bulunduran. Kıyamette her mahlûkatı bir araya toplayan.

88- El-Ganiyy: İhtiyaçsız, muhtaç olmayan, her şey Ona muhtaç olan.

89- El-Mugnî: Müstağni kılan. İhtiyaç gideren, zengin eden.

90- El-Mâni: Dilemediği şeye mani olan, engelleyen.

91- Ed-Dârr: Elem, zarar verenleri yaratan.

92- En-Nâfi: Fayda veren şeyleri yaratan.

93- En-Nûr: Âlemleri nurlandıran, dilediğine nur veren.

94- El-Hâdî: Hidayet veren.

95- El-Bedî: Misalsiz, örneksiz harikalar yaratan. (Eşi ve benzeri olmayan).

96- El-Bâkî: Varlığının sonu olmayan, ebedi olan.

97- El-Vâris: Her şeyin asıl sahibi olan.

98- Er-Reşîd: İrşada muhtaç olmayan, doğru yolu gösteren.

99- Es-Sabûr: Ceza vermede, acele etmeyen.


 
 
 





5 Ocak 2016 Salı

Göbekli Tepe'nin Kertenkelesi Muhammed'le Konuşursa...

 

Eski Ahit'teki "Yaratılış" anlatımına göre, "Yaratılış"ın 6. gününde, "Toprak"a, "Yeryüzü"ne emir verir ve içinde "sürüngen"leri de unutmadan, "Toprak"-Çiftçi toplumunun "evcil ve yabanıl hayvanları" da "Toprak"a yarattırır:

[ Tanrı, “Yeryüzü çeşit çeşit canlı yaratık, evcil ve yabanıl hayvan, sürüngen türetsin” diye buyurdu. Ve öyle oldu.

Tanrı çeşit çeşit yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.

Tanrı, “İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım” dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.”]

Bu "sürüngenler"in, akrep, yengeç ve yılanın yanısıra "kertenkele" de olması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu "hayvan-insan" türlerine hem 12 bin yıllık Göbekli Tepe kabartmalarında rastlıyoruz; hem de "Yıldız Burçları", "Burçlar"da, "Kertenkele" hariç rastlıyoruz.

Mardin-Diyarbakır-Ş.Urfa yöresinde hala yaşamakta olan iri boyutlu Kertenkele'nin, Ş.Urfa-Göbekli Tepe kabartmalarında yer alıyor olması son derece doğal. Muhtemelen Göbekli Tepe'ye bırakılan ölü bedenlerin en önemli tüketicilerinden birisi idi.

Fakat, "Yaratılış"ın anlattığı "hayvan"ların aslında Hayvan ve Bitki adları alan insan toplulukları olduğu bilinirse, burada kast edilen "Akrep", "Yengeç", "Yılan" gibi "Sürüngen"lerin insanları tanımladığı açığa çıkar. Zaten "Enuma Eliş" veya "Gılgamış" tabletlerinde çok somut olarak "Akrep İnsan" gibi tanımlara rastlarız. Havva aracılığı ile Adem'i bile yoldan çıkaran kurnaz ve Şeytan Yılan'ın ise bugün bile Yezidilerin Haç mekanlarının kapılarını süslediğini; Enki-EA-Yehvah-Kenan sembolü olduğunu; Musa'nın bile asa-yılan oyunları ile "keramet" gösterdiğini biliyoruz.

Zamanla açık izleri kaybolmuş olsa bile, anlaşılıyor ki, "Kertenkele İnsan", bir ölü yiyici olarak varlığını dinsel edebiyatta derinden korumaya devam etmişti...

Anlatımlara göre, Muhammed ile onun dilinde konuşan ve herkesin bu konuşmayı anlayıp şahit olduğu Kertenkele, açıkca Allah'a tapmakta ve Muhammed'i "tanıyıp" övmektedir. Fakat buna rağmen İslam (Muhammed'i) tarafından, hem de mümkün olduğunca keskin darbelerle öldürülmekten kurtulamaz!

Bu anlatım tarzının mantığı, "Kertenkele-İnsan"ın ölü yiyici olduğu için öldürülmeleri yönünde toplumdaki kanaatlere dayanıyor görünmektedir.

Göbekli Tepe Kertenkelesinin "Abraş" olarak da nitelenmesi çok önemlidir.
"Karışık Renkli-Abraş" tanımlarına hem Akado-Sammaru kayıtlarında ve hem de İslami yazında "lanetlenmişler" arasında rastlıyoruz.
 

Muhammed Kertenkele İle Konuşunca...

----


Bir gün de, Eshabiyle otururken o Server,

Huzuruna, bir köylü çıkageldi bu sefer.

Elinde kertenkele tutuyordu o hatta.

O hayvanı gösterip, Server-i kainata,

Dedi: (Şu kertenkele tasdik ederse seni,

Ben de tasdik ederim senin nübüvvetini.)

O Server hitab edip, sordu ki o hayvana:

(Kime kulluk edersin ey mahluk, söyle bana?)

Hayvan dile gelerek, dedi: (Ey Peygamberim!

Allahü teâlâya ancak kulluk ederim.)

Resulullah buyurdu: (Peki ey kertenkele!

Benim kim olduğumu, açıkça beyan eyle.)

Hayvan, fasih lisanla dedi: (Ya Resulallah!

Sen, Allah'ın kulu ve Peygamberisin Vallah.

Mahlukatın içinde, en şerefli kişisin.

Cihanın efendisi, Hüdanın Habibisin.)

Köylü, kertenkeleden duyunca bu sözleri,

Şaşkın bir vaziyette oturdu diz üzeri.

Kelime-i şehadet getirip en sonunda,

Girdi islam dinine, Resulün huzurunda.

Dedi: (Can-ü gönülden iman ettim ben dahi.

Sen Allah'ın kulu ve Resulüsün Vallahi.)
http://sanliurfa.com/haber111034-Konusan-Kurt-ve...

http://www.youtube.com/watch?v=M8ymNidEPIQ
                                                           
                                                                     ***


                                                       "Sâmm abraş"...

                                           Bu kavrama yeniden döneceğiz...



162-163. Kertenkele'nin Öldürülmesi

5262... Amir b. Sa'd'in babasından demiştir ki: Rasûlullah (s.a.), zehirli kertenkelenin öldürülmesini emretti ve ona Füveysik: fasıkcık adını verdi.[396]


5263... Hz. Ebû Hüreyre'den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (sa.) şöyle buyurmuştur:

Her kim zehirli kertenkeleyi bir vuruşta öldürürse ona şu ve şu kadar sevap vardır. Kim de onu ikinci vuruşta öldürürse ona birinci­den aşağı olmak üzere şu ve şu kadar sevap vardır. Kim üçüncü vu­ruşta öldürürse ona da ikinciden aşağı olmak üzere şu ve şu kadar se­vap vardır.[397]

5264... Hz. Ebu Hüreyre'den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Zehirli kertenkeleyi) İlk vuruşta (öldüren kimse için) yetmiş sevap vardır."[398]

Açıklama

el-Vezeğa: "Sâmm abraş" da denilen alaca ve zehidi kertenkeIelerdir.[399]

Halk onun zararlı böceklerden olduğunda ittifak etmişlerdir.[400] Bu ha­şere hakkında Şafiî ilimlerinden Kemalüddin Dümeyrî "Hayatü'1-Hay-van" isimli eserinde şöyle diyor: "Zehirli keler, sağırdır derler. Sağır ol­masına sebeb İbrahim aleyhisselâm üzerine ateşi üfürüp alevlendirirdi. Bu sebepten sağır ve abraş (alaca) oldu. Zehirli kelerin (kertenkelenin) tabiatı böyledir ki içinde zaferan kokusu olan eve girmez. Yılan ile arasında ülfet vardır. Akrep ile dokuzlan böceğinin arasında ülfet olduğu gibi."[401]

Ahmed b. Hanbel'in Hz. Aişe'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöy­le deniliyor. "Hz. Aişe'nin evinde dayalı bir süngü vardı. Bu kendisine so­ruldu da şunları söyledi:

"Biz onunla kertenkele öldürürüz. Çünkü Peygamber (s.a.) haber ver­di ki: İbrahim (a.s.) ateşe atıldığı vakit yeryüzündeki bütün hayvanlar onu söndürmeye çalışmış, yalnız kertenkele buna katılmamıştır. Çünkü o ate­şi üfürmüştür. Bu sebepten Peygamber (s.a.) onun öldürülmesini emir bu­yurmuştur."[402]

Yine Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre Beyt-i Makdis (Kudüs) yan­dığı vakit kertenkeleler ateşi üfürmüşlerdir.[403]

Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, zehirli keler, zehirli ve zararlı olduğu için, Hz. Fahr-i Kainat efendimiz onu yoldan çıkan anlamına ge­len "fasık" sıfatıyla sıfatlandırmış, vücud itibariyle küçük olduğu için de-ona "küçük fasık" anlamına gelen "füveysika" ismini vermiş ve bu özel­liğinden dolayı da onun öldürülmesini emretmiştir.

Kevkeb isimli eserde açıklandığı üzere bu hayvanın girdiği sulardan insana büyük zararlar gelir. Özellikle bu hayvan tuzu bulduğu zaman içi­ne girip yuvarlanır, onun temas ettiği tuzlarda insanlara alaca hastalığı ve­ren bir madde oluşur. ' Bu hayvan, tuza erişme imkânı bulmadığı zaman, tuzun bulunduğu odanın çatısında tırmanıp oradan tuzun üzerine pisler.[404]

Bilindiği gibi, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şeriflerden (5264) nolu hadis-i şerifte zehirli kertenkeleyi bir vuruşta öldürene yetmiş sevap verileceği ifade edilirken, (5263) numaralı hadis-i şerifte de ikinci vuruş­ta öldürene, ilk vuruşta öldürenden daha az sevap verildiği, üçüncü vuruş­ta öldürene de ikinci vuruşda öldürenden daha az sevap verileceği ifade edilmektedir. Bu ifade görünüşte "ibadetlerin en faziletlisi en meşakkatlisidif"[405] hadisine ters gibidir. Çünkü kertenkeleyi ikinci vuruşta öldüren ilk vuruşta Öldüren kimseden daha çok zahmet çeker, üçüncü vuruşta öldürense daha da çok yorulmuş olur. Ancak, yüce ALLAH'ın kullarından is­tediği yorgunluk ve meşakkat değildir. İhlâsdır. Hiç zahmet çekilmeden yapılan amellerden, nefis zevk alıp kendisine pay çıkarır. Nefsin kendisi­ne pay çıkarması ise ihlâsı giderir. Binaenaleyh meşakkatli işlerdeki fazi­let bizzatihi meşakkatten değildir. Meşakkat sebebiyle korunmuş olan ihlâsdandır.

Kuşkusuz, zehirli kertenkeleyi, bir vuruşta öldüren kimse Hz. Peygam­berin zehirli kertenkelelerin öldürülmesi hususundaki emrine daha ihlâslı sarılarak kertenkeleye darbesini daha dikkatli indirerek onu bir vuruşta öl­dürebilir ve bu ihlâsının karşılığında büyük bir sevaba erişebilir. Ancak onu ikinci vuruşta öldüren muhakkak ki vuruşunda birinci vuruşta öldü­ren kadar dikkatli olamadığı gibi, üçüncü vuruşta öldüren de ikinci vuruş­ta öldüren kadar dikkatli olamamıştır. Buradaki dikkat bu husustaki İhla­sın bir ölçüsü durumunda olduğundan kertenkeleyi bir iki ya da üç vuruş­da öldüren kimselerin bu dikkatleri nisbetinde farklı sevaplar almaları, se­vap almadaki ölçünün ihlâs olması esasına uygundur. Binaenaleyh mev­zumuzu teşkil eden hadis-i şeriflerle, sözü geçen hadis-i şerif arasında herhangi bir çelişki sözkonusu değildir.

İzzüddin b. Abdisselâm'ın "Emâli" isimli eserindeki şu açıklamasına göre de söz konusu zehirli kelerleri bir vuruşta öldürenin ikinci vuruşta öldürmekten daha faziletli olması; "şüphesiz ALLAH herşeyde iyiliği farz kılmıştır. O halde siz öldürdüğünüz vakit öldürmeyi iyi yapın..."[406] hadisinin kapsamı içine girebileceği gibi., "Siz hayır işlerde yarı­şın..."[407] âyet-i kerimelerinin kapsamlarına da girebilir. Ayrıca "kerten­keleyi ilk vuruşta öldürene yetmiş sevab vardır" mealindeki (5264) nolu hadis-i şerifle, Müslim'in rivayet ettiği: "Her kim bir vuruşta bir kertenkele öldürürse ona yüz sevap yazılır"[408] mealindeki hadis-i şerif arasında da bir çelişki yoktur.






İslam'da Kertenkele'nin Öldürülmesi

5262... Amir b. Sa'd'in babasından demiştir ki: Rasûlullah (s.a.), zehirli kertenkelenin öldürülmesini emretti ve ona Füveysik: fasıkcık adını verdi.[396]


5263... Hz. Ebû Hüreyre'den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (sa.) şöyle buyurmuştur:

Her kim zehirli kertenkeleyi bir vuruşta öldürürse ona şu ve şu kadar sevap vardır. Kim de onu ikinci vuruşta öldürürse ona birinci­den aşağı olmak üzere şu ve şu kadar sevap vardır. Kim üçüncü vu­ruşta öldürürse ona da ikinciden aşağı olmak üzere şu ve şu kadar se­vap vardır.[397]

5264... Hz. Ebu Hüreyre'den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Zehirli kertenkeleyi) İlk vuruşta (öldüren kimse için) yetmiş sevap vardır."[398]

Açıklama

el-Vezeğa: "Sâmm abraş" da denilen alaca ve zehidi kertenkeIelerdir.[399]

Halk onun zararlı böceklerden olduğunda ittifak etmişlerdir.[400] Bu ha­şere hakkında Şafiî ilimlerinden Kemalüddin Dümeyrî "Hayatü'1-Hay-van" isimli eserinde şöyle diyor: "Zehirli keler, sağırdır derler. Sağır ol­masına sebeb İbrahim aleyhisselâm üzerine ateşi üfürüp alevlendirirdi. Bu sebepten sağır ve abraş (alaca) oldu. Zehirli kelerin (kertenkelenin) tabiatı böyledir ki içinde zaferan kokusu olan eve girmez. Yılan ile arasında ülfet vardır. Akrep ile dokuzlan böceğinin arasında ülfet olduğu gibi."[401]

Ahmed b. Hanbel'in Hz. Aişe'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöy­le deniliyor. "Hz. Aişe'nin evinde dayalı bir süngü vardı. Bu kendisine so­ruldu da şunları söyledi:

"Biz onunla kertenkele öldürürüz. Çünkü Peygamber (s.a.) haber ver­di ki: İbrahim (a.s.) ateşe atıldığı vakit yeryüzündeki bütün hayvanlar onu söndürmeye çalışmış, yalnız kertenkele buna katılmamıştır. Çünkü o ate­şi üfürmüştür. Bu sebepten Peygamber (s.a.) onun öldürülmesini emir bu­yurmuştur."[402]

Yine Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre Beyt-i Makdis (Kudüs) yan­dığı vakit kertenkeleler ateşi üfürmüşlerdir.[403]

Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, zehirli keler, zehirli ve zararlı olduğu için, Hz. Fahr-i Kainat efendimiz onu yoldan çıkan anlamına ge­len "fasık" sıfatıyla sıfatlandırmış, vücud itibariyle küçük olduğu için de-ona "küçük fasık" anlamına gelen "füveysika" ismini vermiş ve bu özel­liğinden dolayı da onun öldürülmesini emretmiştir.

Kevkeb isimli eserde açıklandığı üzere bu hayvanın girdiği sulardan insana büyük zararlar gelir. Özellikle bu hayvan tuzu bulduğu zaman içi­ne girip yuvarlanır, onun temas ettiği tuzlarda insanlara alaca hastalığı ve­ren bir madde oluşur. ' Bu hayvan, tuza erişme imkânı bulmadığı zaman, tuzun bulunduğu odanın çatısında tırmanıp oradan tuzun üzerine pisler.[404]

Bilindiği gibi, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şeriflerden (5264) nolu hadis-i şerifte zehirli kertenkeleyi bir vuruşta öldürene yetmiş sevap verileceği ifade edilirken, (5263) numaralı hadis-i şerifte de ikinci vuruş­ta öldürene, ilk vuruşta öldürenden daha az sevap verildiği, üçüncü vuruş­ta öldürene de ikinci vuruşda öldürenden daha az sevap verileceği ifade edilmektedir. Bu ifade görünüşte "ibadetlerin en faziletlisi en meşakkatlisidif"[405] hadisine ters gibidir. Çünkü kertenkeleyi ikinci vuruşta öldüren ilk vuruşta Öldüren kimseden daha çok zahmet çeker, üçüncü vuruşta öldürense daha da çok yorulmuş olur. Ancak, yüce Allah'ın kullarından is­tediği yorgunluk ve meşakkat değildir. İhlâsdır. Hiç zahmet çekilmeden yapılan amellerden, nefis zevk alıp kendisine pay çıkarır. Nefsin kendisi­ne pay çıkarması ise ihlâsı giderir. Binaenaleyh meşakkatli işlerdeki fazi­let bizzatihi meşakkatten değildir. Meşakkat sebebiyle korunmuş olan ihlâsdandır.

Kuşkusuz, zehirli kertenkeleyi, bir vuruşta öldüren kimse Hz. Peygam­berin zehirli kertenkelelerin öldürülmesi hususundaki emrine daha ihlâslı sarılarak kertenkeleye darbesini daha dikkatli indirerek onu bir vuruşta öl­dürebilir ve bu ihlâsının karşılığında büyük bir sevaba erişebilir. Ancak onu ikinci vuruşta öldüren muhakkak ki vuruşunda birinci vuruşta öldü­ren kadar dikkatli olamadığı gibi, üçüncü vuruşta öldüren de ikinci vuruş­ta öldüren kadar dikkatli olamamıştır. Buradaki dikkat bu husustaki İhla­sın bir ölçüsü durumunda olduğundan kertenkeleyi bir iki ya da üç vuruş­da öldüren kimselerin bu dikkatleri nisbetinde farklı sevaplar almaları, se­vap almadaki ölçünün ihlâs olması esasına uygundur. Binaenaleyh mev­zumuzu teşkil eden hadis-i şeriflerle, sözü geçen hadis-i şerif arasında herhangi bir çelişki sözkonusu değildir.

İzzüddin b. Abdisselâm'ın "Emâli" isimli eserindeki şu açıklamasına göre de söz konusu zehirli kelerleri bir vuruşta öldürenin ikinci vuruşta öldürmekten daha faziletli olması; "şüphesiz Allah herşeyde iyiliği farz kılmıştır. O halde siz öldürdüğünüz vakit öldürmeyi iyi yapın..."[406] hadisinin kapsamı içine girebileceği gibi., "Siz hayır işlerde yarı­şın..."[407] âyet-i kerimelerinin kapsamlarına da girebilir. Ayrıca "kerten­keleyi ilk vuruşta öldürene yetmiş sevab vardır" mealindeki (5264) nolu hadis-i şerifle, Müslim'in rivayet ettiği: "Her kim bir vuruşta bir kertenkele öldürürse ona yüz sevap yazılır"[408] mealindeki hadis-i şerif arasında da bir çelişki yoktur.



 
                                                Cizre'de dev kertenkele bulundu                                            http://yurthaber.mynet.com/.../dev-kertenkele-hayrete...

 
                                               http://www.marashaberi.com/.../1-metrelik-dev-kertenkele...





 

Doğa Derneğinin “Hedef Sıfır Yok Oluş” kampanyası Urfa’nın Bozkırları projesi kapsamında Türkiye’de ilk defa çöl varanı görüntülendi. Çöl ve yarı çöl alanlarında yayılış gösteren ve boyu yaklaşık bir metre olan çöl varanının nesli tükenmek üzere.

Doğa Derneği’nin Şanlıurfa’da yürüttüğü koruma çalışmaları kapsamında bir kertenkeleye göre çok iri olmasından dolayı “dev kertenkele” de denilen çöl varanının Türkiye’deki son bireylerinden biri görüntülendi. Doğa Derneği uzmanı Turan Çetin, bu nadir canlı türünü doğal yaşam ortamında ilk kez fotoğraflamayı ve filme almayı başardı. Bu sonuç, Urfa bozkırlarında yaşayan nesli tehlikedeki canlıların korunmasına yönelik umutları artırdı.

Doğa Derneği’nin Urfa’nın Bozkırları projesi kapsamında yapılan arazi çalışmalarında tespit edilen çöl varanının boyu ortalama bir metre olmakla birlikte bu nadir canlının büyüklüğü bir metre 30 santime kadar yükselebiliyor. Çöl varanı, Urfa’daki kurak alanlarda yaşıyor ve tarım alanlarının genişlemesi nedeniyle nesli tehlike altında.

Çöl varanını köylüler koruyor

Doğa Derneği’nin bölgede daha önce yaptığı çalışmalar sonucunda çöl varanının bulunduğu son yerler saptanmış, ancak bu nadir kertenkele türü tam olarak görüntülenememişti. Çöl varanı, kendisi ile aynı alanı paylaşan köylüler tarafından da biliniyordu, ancak görünüşü nedeniyle korkulan ve görüldüğü yerde öldürülen bir canlı türüydü. Doğa Derneği’nin köylerde yaptığı çalışmalar sonucunda bölge halkı bu nadir canlıyı korumaya başladı.

Doğa Derneği Genel Müdürü Güven Eken yaptığı açıklamada, “Çöl varanını korumak için Doğa Derneği’nin Sıfır Yok Oluş projesi kapsamında okullarda çöl varanını tanıtan ve doğadaki önemi anlatan oyunlar oynandı, köylülerle sohbet edildi. Bölgede yaşayan Ahmet Demir, Doğa Derneği gönüllüsü olarak son iki yıldır bu dev kertenkele için arazi çalışmaları yapıyor ve görüldüğü yerleri kayıt altına alıyor. Türün tam olarak görüntülenmesini de yine bölgedeki köylülerin çalışmaları sağladı” deniliyor.

Güven Eken, sözlerini “Doğa Derneği’nin Urfa ekibi bozkırların da çok güzel ve zengin olduğunu göstermek için uzun zamandır çalışıyor. Çöl varanı gibi çok nadir canlıların doğal alanlarında görüntülenmesi, doğanın yalnızca mavi ve yeşilden oluşmadığını Türkiye’ye hatırlatmak için son derece önemli gelişmeler. Ceylan, telli turna, yaban koyunu ve buğday gibi kültürümüzde önemli yer oluşturan canlı türlerinin tümü bozkır canlıları. Doğa Derneği, tehlike altındaki bozkır yaşamını tanıtmaya ve korumaya devam edecek” diyerek tamamladı.


 
 

4 Ocak 2016 Pazartesi

İslam'dan 'evrim' ve 'reform'...

 
             1400 sene, her yıl, aynı hareketi tekrarlamak ve hep aynı kalabilmek...

                      En fazla "gavur icadı" saç tıraş makinesi kullanmak...

                                    İşte buna "din" ve "islam" denir....
 




 
                                                          İslam'da Kıl Kültü
                                                         

                                                                Kuran:

                              “ Kurban kesilinceye kadar , başlarınızı tıraş etmeyin.”






 

'İslam Ve Evrim' ...?

 
Mevlana'ya ait olarak aşağıdaki türde aktarmalar yapılarak, "Mevlana'nın Darwinist olduğu, hatta Darwin'den önce evrimci olduğu" üzerine teoriler geliştirilip, İslam'ın evrimciliği üzerine vaazlar veriliyor:

“… ben de cansız varlıktan öldüm, biten, boy atıp, gelişen nebat(bitki) oldum, nebat’tan öldüm, hayvan şekliyle baş gösterdim. hayvanlıktan öldüm, insan oldum, artık ölüp azalmaktan, noksana düşmekten ne diye korkacakmışım? bir daha hamle edeyim de insanken öleyim; böylece de melekeler aleminde kol kanat çırpayım. melek olduktan sonra da ırmağa atlamak gerek. herşey yok olur-gider, ancak o’nun zatıdır kalan. bir kere daha melekken kurban olayım da o vehme gelmeden yok mu olayım? yok olurum yok olurum da erganon (bir çeşit saz manasında) gibi ‘gerçekten de biz, dönüp ona varanlarız’ derim“

(Mesnevi, 111/3900, 3902-2907, Gölpınarlı tercümesinden)

” ... mesela önce toprak ve cemaddın (cansız nesnen), seni bitki alemine getirdi; bitki aleminden(kan pıhtısı ve besleyici gıda olan) aleka ve mudga (kan pıhtısı ve çamur) alemine yolculuk ettin. buradan hayvanlık alemine, hayvanlıktan da insanlık alemine sefer ettin. bu gelip geçtiğin yollar, duraklar senin aklında, hayalinde yokken ve hangi yoldan nasıl geleceğini bilmezken, seni getirdiler. işte sen de apaçık görüyorsun ki geldin. böylece seni daha başka, türlü türlü alemlere de götürecekler...”

(Mevlana, Fihimafih’ten, s.186)

"Bir hafta" boyunca gerçekleşen "yaratılış" ile, Musevi takvimine göre 5750 yıllık bir "Yaratılış" tarihi olduğu iddiası temelinde, İ.Eliaçık gibi şahısların hangi 700 bin yıllık evrim sürecinden söz ettiğini anlamak çok zor.

Uydur-buydur; İslam'ı akla; bilimle İslam'ı uyumlaştır; beyinleri uyuştur!
Onun işi bu imiş gibi görünüyor.

Mevlana'nın sözlerine gelince...
Mevlana, evrim teorisi ile ilgisi olmayan bir alanda, kendisinin de takipçisi olduğu bir dini akımın önceki put-totemlerinin sıralamasını aktarıyor; başka bir şey değil!

İncelemelerimizde gördüğümüz gibi, eski Mezopotamya toplumlarında önce taş putlar karşımıza çıkıyor; daha sonra ise, ağırlıkla "tarımcı toplum" ile " çoban toplum" birimleri arasında karşılıklı takas-barışçıl mübadele aracı olarak da kullanılan bitki ve hayvan türlerinin "totemleştirilmesi" aşamasına geçişi görüyoruz.

Mevlana, kendi önceli olan dinsel iman grubunun geçmişteki putundan başlayarak, sonraki "ot-bitki-nebat" sürecini ( Nebatiler, Hurriler, Marul yemeyen yezidiler hala vardırlar!) ve sonra da "at", "eşek", "koyun-kuzu" gibi hayvan totem aşamasına geçişi özetlemekten başka bir iş yapmıyor.

Bu en temel bilgilere uzak kişilerin "Darwinist evrimcilik" ile resmi İslam'ı buluşturmaya kalkmaları veya Mevlana'dan bir "Darwin önceli" yaratmaları tamamen hatalıdır.

-----------

.... yamyamlık-insan kurban uygulamalarından kurtulmak isteyen topluluklar kendilerini “hayvan ve bitki”lerle eşitlemeye başlamıştı ve o dönemdeki anlatıcımız bakımından “eşek” totemine bağlı bir topluluk “eşekler” olarak ifade ediliyor; öküz totemine bağlı olanlar ise “öküzler” olarak tanımlanıyordu. Bu dönemin tanrıları da kaçınılmaz olarak, bu nedenle, hayvan ve bitki özelliklerine bürünürler.Bu dönemde İnsan biçimli tanrılar sadece insan kurban edimini sürdüren topluluklar arasında bulunuyor olmalıydı. Bunun gibi, dini anlatımlarda “üzüm”, “buğday”, “mercimek”, “hurma” kutsallıklarının; marul, fasulye yasaklarının ; ağaç tapınımının ; eşek, öküz, inek, aslan, kartal görünümlü tanrıların ortaya çıkması rastlantı değildi ve cehalete dayanmıyordu.

Tevrat’taki yaratılış anlatımında, ilk 6 günün yaratılışında, “sürüngen, hayvan, gökte uçan kuş” gibi motiflerin bulunması; Avestacılıkta ilk yaratılan hayvanın öküz olması; Bektaşi deyişlerinde “kamil insan”a, hayvan ve bitki olma aşamalarını yaşayarak ulaşıldığı inancı, Mezopotamya’daki bu tarihsel süreçle tamamen uyumludur ve yaşanmış bu sürecin bozuk bir anlatımı olarak bulunur.

Benzer biçimde, özellikle Harabi’nin “en başından” beri “yaratılış” sürecini anlatan deyişleri bu bakımdan yeniden değerlendirilmeli ve Mezopotamya ön topluluklarının bazılarının tarihsel gelişimi ve erken dönemlerde olguları kavrama ve yansıtmaları yönleriyle de ele alınmalıdır. Aşağıdaki bölümler, artık anlıyoruz ki, Mezopotamya’daki eski dünyanın bir bölümünün arasında dini görevli olarak seçilmiş kesimlerin “Ehli Beyt” (Tapınak ahalisi, yönetimi..) o dönemin olgularını nasıl algıladıklarını da yansıtmaktadır:

Harabi:
Vahdetname

Daha Allah ile Cihan yok iken
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk'a hiçbir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik.

Kendisinin ismi henüz yok idi
İsmi söyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kiyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı İnsan eyledik.


                                           ***

Mevlana, evrim teorisi ile ilgisi olmayan bir alanda,eski toplumun put'dan bitki ve hayvan totem aşamasına geçme sürecini özetlemekten başka bir iş yapmıyor.




İ.Eliaçık:

"EVRİM TEORİSİ İSLAM'A UYGUNDUR

Üçüncüsü de;
Onlar bu evrim teorisi meselesine çok fazla kafayı takmış vaziyetteler. Evrim İslam'a uygundur. Kuran'da Evrim Teorisine karşı çıkacak bir ayet yoktur. İnsanlığın yaratılışı, evrim süreçleri şeklinde de olabilir. Bu anlamda evrim Allah'ın en büyük ayetlerinden birisidir. 700.000 yıllık süreye yayılan muazzam bir yaratılış tecellisidir. Bunlar bilimsel araştırmalardır. Getirip de bunun karşısına Kuran'ı koymak, yaratılış vardır evrim yoktur filan diye dinle bilimi birbiriyle tokuşturmak Katolik Kilisesi'nin yapacağı bir şeydir. İslam'da evrimi savunan bir sürü alimler vardır."





"Yaratılışçı" Adnan hoca, "evrim geçirmiş" kedicikleriyle, Mevlana'nın güya " Darvinist evrimci" fikirlerini eleştiriyor..




İslam ... ve .... Evrim...
Birarada kullanılamaz iki kavram gibi duruyorlar...




Working Title/Artist: Kneeling bull holding a spouted vesselDepartment: Ancient Near EastCulture/Period/Location: Proto-Elamite periodHB/TOA Date Code: 02Working Date: 3100-2900 B.C.photography by mma, Digital File "DT848_in_prog1.psd"Online Publications Edited By Steven Paneccasio for TOAH 2/18/14